< 7- Yeni Siirler - Bulutların Şarkısı - Blogcu





Umuda Mektup



Birbirini tekrarlayan şavkı kendine ağır günlerin
Ezbere yaşanıp küllenen hırçın rüzgarlı hüzünlerin
Issızlığın ortasında hasatlanan ıslak düşlerin
                                       arasındaydı yüzün Liloz...

Acılara çoktan alışılır olmuştu bu coğrafyada
Çığlıklar suskunluklarla sarmaş dolaştı
Yüzün hepimizin yüzüydü Liloz,
Acıların hepimizin ayıbı...
Gencecik ömrüne sığdırdıkların ardında
Ağaç bedenlerine içiçe sığan halkalardı

Asırlık bir selvi gölgesi gölgesiz yürüdüğün
Ve sen daha onyedisindesin filiz dalı ömrünün!

Bir çocuk ne zaman çiçek açar? Ne zaman al al tomurcuklanıp, yeşil yapraklarının arasından kucaklar bir avuç su gibi akıp giden hayatı? Ağız dolusu güldüğü zaman elbette ki, kahkahalarından yükselen şarkıyı pervasızca göğe savurduğu zaman... Uçurtmasının kuyruğuna saçındaki kurdeleler gibi sevinçler bağlayıp da, kıpır kıpır serçeler gibi uçurduğu zaman... Ama kara kara ellerce uçurtması vurulduğunda değil!

Bir sabah ağaran güne karşı ansızın açılan perdeler gibi, tüm griliklerini ne zaman aralar gökyüzü? Gökyüzünün gözünü de alır mı güneş, bakar mı gözlerini kısarak bilmediği bir geleceğe doğru? Yağmur kendi ıslaklığından ıslanır mı bir anı sağanağında? Rüzgar kimi zaman üşütür mü kendini de, yalnızlığının gölgesine saklanarak? Savaş tozu dumana katmışken ve çocuklar silahların duman duman katranından soluk bile alamazken gün nasıl utanmadan aralar perdelerini?

Ağrılı ve adı kendinden meçhul sağır bir sessizliğin
Ölmek günlerine inat gülümseyen sonsuz bir maviliğin
Daha hiç görmediğin ülkende açan koyu kırmızı güllerin
                                                   arasındaydı yüzün Liloz...

Cebinden düşmüştü umutların bir yerde
Hangi kaldırımın kuytuluğundaydı bir avuç gömün
Yüzün buluşmalı umutla Liloz,
Yüzün asırlarca beklediği bir ömrün...
Başı karlı bir dağın serinliğine rehin düşsen de
Bir gün kırlangıçlar sevdalısı olacak göğünün

Bir papatyasın sen aklığı kendinde saklı
Üşüyorsun ama ellerin nice sevdaların sığınağı!

Bir insan kendi gözlerine ne zaman yabancı kalır? Gözleri gördüklerine inanmak istemediğinde belki... Bir insan ne zaman kendi ellerini hissetmez olur? O eller bir çocuğu asırlardır okşamamışsa, ellerinden doğan dünyaya dokunmamışsa belki... Bir insan kendi ömrünü kendi dışından nasıl adımlar? Mümkün müdür başka ömürlerin ışığında var olmak?

Kar kendi soğukluğundan ne zaman üşür? Akşam usul bir perde gibi kapanırken üzerine günün... Semtin en yoksul sokakları soğuğun en adaletsiz kollarıyla sarmaş dolaşsa ve kar yapayalnız yağıyorsa üşür elbette... Yalnızlığının hırsından mı bunca soğuk kar? Kapısı zorlukla aralanan bir evde, soğuktan titreyen parmaklarıyla ıslanmamış bir odun bulmaya çalışan küçücük bir çocuğu görür de kendi soğukluğundan daha çok üşür kar... Kar kendi kalbinin üşümesini engelleyebilir mi?

Sabah serinliğinde sevinci söyleyen çığlıkların
Şehr-i İstanbul'da vapurların ardısıra koşan martıların
Rüzgarlarında hayat kokan kardelen açmış dağların
                                           arasında kalsın yüzün Liloz...


Belki bütün dallar ıslaktır yaşam sağanağında
Sonbahar belki bütün dalları sarartır
Sen yeşil bir bahar dalı kal Liloz,
Yeşilliğin hepimizi ağartır...
Herkesin unuttuğu bir kış akşamının tenhalığında
Senin kalabalığın usulca umudu anlatır

Bir kış güneşisin tüm buzların eridiği
Kanayan günlere gülden şarkıların indiği!

Kederin yitik acıların matarasından süzülen damlalar gibi sağılıp gitsin isterdim, Fırat'ın asi suyunu matarana kana kana doldurabilmen için... Düşlerin yanıp gitmesin isterdim, sen sürgünlere çoktan yol almışken yakılıp giden köyün gibi... Elini kardeş bir ulusun dikenleri artık sana batmayacak bir kızıl gülü gibi tutarak, gül kokularını süt mavisi gökyüzünden kara üzüm saçlarına taç yaparak...
 
Meltem KAYA

Gökyüzü Geceye Dolandığında

 

Ne zamanki döndü yüzüm uzayan yollara
Orda başladı buzda şavkıması ayrılığın...

Ey ayrılık!
Göster şavkıyan suretini
Aynalar ki çoktan tanıdı seni
Sır değilsin artık!
Buzlarda şavkıdığından beri...

Ne zamanki döndü yüzüm uzaklaşan bulutlara
Yanan bir ormanda başladı sızlaması susuşların...

Ey suskunluk!
Konuştur içinde birikenlerini
Dallar ki yanarken bile duydular sesini
Sus değilsin artık!
Bu dağlar yandığından beri...

Ne zamanki döndü yüzüm gölgelerde uzayan dumanlara
Ağacını terkeden yapraklarda başladı tozuması ışığın...

Ey gölge!
Dağıt karanlığa teslimiyetini
Ağaçlar çoktandır tanırlar güneşi
Sis değilsin artık!
Bu yangında yapraklar düştüğünden beri...

Sorgusuz sualsiz akıp duran bu hayat yolculuğunda
Bir yolcuydum sadece, sorularım azığımdı...
Buzda şavkıyandım aynaların tanıdığı
Suskunluğunda yanan ormanların çığlığı
Çıplaktım yapraklarım düşerken gördüm ışığı
Işığa arkamı hiç dönmedim, umudum katığımdı
Buldum ayışığını gökyüzü geceye dolandığında...
 

Meltem KAYA

Umudu Demliyor Hayat

 

Hasreti demliyor hayat sen soluğumdan uzaklaştıkça
Siyah beyaz bir resmin sararmış dalgınlığı vuruyor beni
Vuruyor beni, vuruyor, vurdukça yoruyor bu düş bahçesi
Hayat şarabı lal eden bir suskunlukla sürüyor...

Anla beni!

Gülleri ve külleri bir anda bırakıp ardında
Gökyüzüne firar eden kuşlarla anla
Bir kentin uğultusuna karışan bakışlarımla

Anla beni!

Umudu demliyor hayat sisler aydınlığa yaklaştıkça
Bir mor menekşenin camlara inat coşkusu sarıyor beni
Sarıyor beni, sarıyor, sardıkça dağıtıyor kederlerimi
Hayat bir sağanaktan delice dökülür gibi sürüyor...

Anla beni!

Sen beni anladıkça tomurcuklarım göğe varıyor
Yağmurlu akpak sevinçler büyütüyor gözlerim
Sen beni anladıkça içimde bir çocuk nefes alıyor...

 

Meltem KAYA

Ellerimde Erguvan Kokusu

 

Geceler gitgide daha uzun ve tomurcuksuzdu
Ve yamacımda gitgide mavileşen bir soluk
Dilimden dökülenleri artık dinlemiyordu...

Gerisi olanca yalnızlık, ıssız bir yolculuk...
Sorma ne zaman nerde kaybolduğumu
Bu hikaye bin asırlık, bu hüzün bir asırlık...

Sabaha karşı çaldın kapımı baharın çağrısı gibi
Sesinle yokladım ellerimi ve buldum kendimi
Erguvan çiçeğinin seslenişiydi sanki adın
Kokunla yokladım elyordamı bir serçe sevincini
Hoşgeldin erguvanım, bu bekleyiş bin asırlık...

Yine de ortalık ağarana kadar tut ellerimden...
Geceler uzasın gitgide biz uslanmayalım ama
Tomurcuklanacak erguvan çiçekleri ellerimizden
Bekleyelim umuda yağacak yağmurların sesini
Kal şuracığımda, bırakma ellerimi...
 

Meltem KAYA

Beyazın Şavkı Vurunca

 

Bulutlar uçuk bir beyaza sarıldı
Üşüştü birden papatyalar saçlarına sonra
Beyazın şavkı vurdu zulamdaki yalnızlığa
Rüzgar yalpaladı, güneş kucakladı...

Hüznü avuçluyordum günbegün
Bir iç çekişi, bir gurbet türküsüydü ıssızlık
Yüzünün şavkı vurdu bir gün, dağıldı yalnızlık
Sabır köpük köpük dağılan tortusu ömrün...

Günışığı yakın artık ağarmayan sabahlara
Sesin koktukça böyle, küskün güller gülüyor
Sokul bana, bak ellerinde bozkırlar uyanıyor
Şavkı vuruyor güneşin, anı toplayacağımız yollara....

Yollar ki sevgilim;
Akasya kokuyor boydan boya....
Sokul bana, yolları bekletmeyelim...
 

Meltem KAYA

Rüzgara Karışan Bir Şarkı

 

Uğultulu bir orman kalabalığıydı gözlerin
Öyle derin, dibinde papatyalar saklı bir kara çalı
Bir kuyu gibi, suyu gözyaşlarından demlenen
Gözyaşların kuyuda akpak çakıltaşı...

Nefesini ne çok sevdim ben
Ne çok sevdim gözlerinin bana dediklerini....

Suskun bir gurbet akşamıydı yüzün
Öyle dalgın, sesi rüzgarlarda dağılmış bir şarkı
Bir akşam gibi, kanadı kırık kuşları sarmalayan
Suskunluğun akşamın içinde gece sefası...

Yüzünü ne çok sevdim ben
Ne çok sevdim yüzünde dağılan bulutları...

Islak bir günışığı gibi tutuyorum elini
Gülümsedikçe büyütüyorsun küsmüş ormanları
Yeryüzü gibi aynı, tüm yurtsuzları saklayan
Yüzün ki; savurur içimdeki dalgın kuşları...
 

Meltem KAYA

Mavileşen Kederle

 

Tutanak!
Hüznüm söz olmadan
Göz oldu, gözlerine tutunan...

Bu sağanak!
Hüznüm ses olmadan
Sus oldu, sesine dolanmadan...

Tutanak!
Ak ömrüm ak, eflatun hüznünle
Yak hepsini sonra, bütün gemiler kağıttan...

Bu sağanak!
Ağla gözüm ağla, mavileşen kederle
Kim demiş gözyaşın renksiz diye
Al kızıl bir gül gibi sonra, tak göğsüne usuldan...
 

Meltem KAYA

Küllerin Yorgunluğu

 

Yorgunum...
Efkardan soldum, sararan yüzümü yüzüne koydum
Ağdan çekildiğini bilen bir balık kadar hayata şavkım
Yaşlı bir zeytin ağacının düşleyip gidemediği uzaklığım
Yorgunum, nerdeysen kollarına al beni!

Yorgunum...
Rüzgarlarda sallandım, gözümü hasretine vurdum
Kar tanesinin üşümesi ve ömrü kadar bil ki sıcaklığım
Sevdiğini yitiren yaslı bir elin asırlık nasırındayım
Yorgunum, nerdeysen yanına al beni!

Yorgunum...
Şarkılarda dağıldım, sesim yitmeden sesini buldum
Şarabın üzümsüzlüğünün gölgesi benim dinmeyen kahrım
Son şarkısını çalan kemancının dalgın bakışındayım
Yorgunum, nerdeysen gözlerine al beni!

Hayatsın sen, her bir dalından umudu muştulayan
Sende oldukça dinlenirim, dinerim, silkinirim acılardan...

Yorgunluk almadan bendeki beni, hadi söyle bana
Küller ne zaman dökülür yanan bir kalbin üzerinden?
 

Meltem KAYA

« Önceki ::

Free Hit Counter
Free Counter